Hafta Başı (78): Mansur Yavaş da hedefte | Macaristan dersleri

14.04.2026 medyascope.tv

14 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Biraz gecikmeli de olsa ‘Hafta Başı’ ile karşınızdayız. Ben Ankara'dayım, Kadri İstanbul'da. Bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Ben Ankara'ya geldim. Gelir gelmez, İçişleri Bakanlığı'nın Mansur Yavaş'la ilgili soruşturma izni çıktı. Aslında şu âna kadar Mansur Yavaş'ı ilgilendiren birtakım olaylar olmuştu, ama ilk defa doğrudan kendisini hedef alan bir soruşturma söz konusu. 2023 seçimlerinde Karabük'e sekiz belediye aracının gönderilmesi meselesiymiş. “Her ne kadar ilişkisi saptanamadıysa da, ondan habersiz olması mümkün olmadığı için” gibi bir gerekçeyle soruşturma izni verildi. Bugün ben Ankara'da CHP’nin Grup Toplantısı’nı izlerken şunu düşündüm. Acaba Mansur Yavaş ve Özgür Özel de gelecek mi? Eğer Özgür Özel de gelmiş olsaydı bu olaya önem atfettikleri çıkacaktı. Gelmedi. Çok önemli bir olay olarak gözükmüyor. Ama sembolik önemi çok fazla. Çünkü Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu'ndan sonra CHP'nin en önemli Cumhurbaşkanı adaylarından birisi ve kamuoyu yoklamalarında da genellikle yüksek çıkan birisi; 2023’te de öyleydi. Ona yönelik böyle bir şeyin tamamen siyasi olduğu kanısındayım. Ortadaki mesele, ‘’Seçim kampanyasında sekiz belediye arabası Karabük'e gitti. Mansur Yavaş da bunu muhakkak biliyordur’’ gibi bir gerekçeyle soruşturma yapmak, Türkiye gibi bir ülkede çok komik. İktidar burada Mansur Yavaş'ı ürkütmek istiyor belli ki, ama onun da ötesinde CHP'ye yönelik bu bunaltıcı baskı ortamını sürekli sürdürmek istiyor. Bir de, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın söylediği birtakım laflar dolaşımda. ‘Türkiye hak ettiği ana muhalefeti yakında bulacaktır,’ diye de bir şey var biliyorsun. O da mutlak butlan ihtimalinin iktidar tarafından tekrar ısıtıldığı anlamına geliyor. Ama şimdilik onu bir kenara bırakalım. Mansur Yavaş meselesine ne diyorsun? Burada şöyle de bir husus var tabii; onu özellikle vurgulamak lazım. Mansur Yavaş, ülkücü geçmişi nedeniyle Cumhur İttifakı seçmeninden, özellikle MHP seçmeninden de oy alabilecek birisi. Dolayısıyla, ona yönelik olarak böyle bir göz korkutmanın, geri tepme, tersi sonuçlar doğurma ihtimali de olabilir sanki.
Kadri Gürsel: Evet, tabii ki tersi sonuçlar doğurma ihtimali olabilir. Her türlü aşırıcı siyasi eylemin benzer sonuçlar doğurabileceği gibi, bir etki-tepki meselesi. Ama burada aslında şöyle bakmak lazım: Cumhuriyet Halk Partisi'nin şu an bir Cumhurbaşkanı adayı var. Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu. Ancak, İmamoğlu hapiste. Mansur Yavaş'ın, Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu iken birkaç adım öne çıkıp siyasi girişimlerde bulunması, daha yüksek bir siyasi profil çizmesi zaten beklenemezdi. Mansur Yavaş'ın zaten siyaset yapma üslubuna da uygun düşmezdi bu. Mansur Yavaş burada çok istekli olmadığı izlenimini vererek, ‘’eğer görev bana düşerse ben bunu yapmaya hazırım’’ der gibi duruyor. Sessiz, düşük profilli bir siyaset izliyor. Görevinin başında. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak işleriyle ilgileniyor gibi duruyorken, bunun da onu kurtarmayacağı görüldü. Çünkü iktidar, Mansur Yavaş'ın şu anki düşük profilli tutumuna değil, Mansur Yavaş’ın ne kadar büyük bir potansiyel olduğuna bakar. Yavaş’ın profili küçük olabilir, ama potansiyeli çok büyük. Dolayısıyla, evet, tespitine katılıyorum; bu, Mansur Yavaş'a verilmiş bir gözdağıdır. Bu soruşturmanın hukuki bir veçhesi olmasından ziyade, her atılan her aşırıcı diğer adımda olduğu gibi, tamamen siyasi olduğu konusunda fazla aykırı düşünmeye gerek yok. Öyledir.
Bu başlık altında konuşurken, herkes gibi benim de şunun altını çizmem gerekiyor: Kamu kaynaklarını partilerinin seçim faaliyetlerinde kullanma şampiyonu, iktidar partisi ve iktidar partisinin siyasetçileridir. Misal, toplu açılış törenleri adı altında, kamu kaynaklarını tamamen bu işe seferber etme en çok yapılan şeydir. Aynı zamanda medya konusunda, kamu yayıncılığının da parti propagandasına seferber edilmesi de ayrı bir başlık altında incelenebilir. Bu, otobüsleri Ankara'dan Karabük'e götürmeye benzemiyor. Ama genel olarak bakıldığında, kamu kaynaklarının kullanılmasında, kamunun uçakları olsun, Cumhurbaşkanına tahsisli uçaklar olsun, araçlar olsun, kamu kaynakları harcanarak düzenlenen sözde açılış törenleri olsun, birkaç yüz tesisin birden açıldığı o tür mitingler gibi, siyasi propaganda mitinglerini açılış töreni olarak adlandırıp, bunun masraflarını olduğu gibi kamunun ödeneklerinden karşılanır hâle getirerek, siyasetlerinde kamunun cebinden finanse etme yoluna gitmekte bunu en aşırıya vardırmış olan, hatta rakipsiz, açık ara birinci olan, iktidardır. Dolayısıyla, dokuz otobüsü Karabük'e seçim çalışmaları için göndermiş olabilir de, olmayabilir de. Bilgisi dâhilinde olur ya da olmaz. Henüz daha vakit de var, ama bunun sonu ‘’Ahmak Davası’’nda olduğu gibi Mansur Yavaş'ın tasfiyesine kadar da gidebilir. Gider de, başka şeyler de gelebilir üstüne. Hiçbir zaman tek bir örnekle, vakayla kalmıyor bu. Başka şeyler de yığabilirler, bindirebilirler. Suç isnat edilebilir, suç uydurulabilir, suç olmayan bir şey suç gibi gösterilebilir. Neticede, yargı yoluyla siyasetten tasfiye edilmesi gereken bir siyasetçi olarak görüldüğü andan itibaren, bütün bu mekanizmalar, bütün bu silahlar devreye sokulabilir. Bunu da böyle yorumlamak lazım. Yani Mansur Yavaş'ın sessiz tutumu, düşük profili onu kurtarmaya yetmeyecek. Günü geldiğinde görevi üstlendiğinde, yani mevcut aday seçimlere giremeyeceği için Cumhuriyet Halk Partisi'nin Cumhurbaşkanı adaylığını üstlendiğinde, Mansur Yavaş bunu yapamayacak duruma sokulabilir. Bence hazırlanan, döşenen yol bu; bunun hazırlığı yapılıyor. Daha önce atılmış başka adımlar varsa, ben hatırlamıyorum, ama bu bir başlama vuruşu olabilir.

Ruşen Çakır: Şimdi istersen biraz Macaristan’ı konuşalım. Çünkü bunun çok boyutu var. Orbán öyle bir lider ki, Putin, Trump, Le Pen, Erdoğan, İngiltere'deki Farage, bunların hepsini birleştiren ve 16 yıldır ülkeyi yöneten, liberal olarak başlayıp sonra illiberal olarak devam eden, Avrupa Birliği'nin baş ağrısı ve otoriterlik denilince ilk akla gelen isimlerden birisi. Tabii orada, iki yıl önce partisinden ayrılan genç bir ismin, Péter Magyar’ın, iki yıl içerisinde ona karşı çok güçlü bir muhalefet örgütleyebilmesi olayı var. Daha önceki seçimde de muhalefetin kazanma ihtimalinden bahsediliyordu, ama olmadı. Bu sefer içeriden gelen birisiyle yaşanan, Orbán’ın şaşırtıcı derecede bir farkla kaybetmesi. Yani öyle kıl payı değil ve hemen de kabul etti. Bir de o var tabii. “Otoriter liderler sandıkla geliyorlar, sandıkla giderler mi?” sorusunun Macaristan'daki cevabı, “Evet” oldu. Şimdi oradan hareketle çok şey söylenildi, edildi. Tabii gözler Türkiye'ye de çevrildi.
Bir diğer husus da, Trump'ın, Orbán’a destek için bizzat yardımcısını yollaması ve onların da bir anlamda kaybetmiş sayılması gibi bir boyutun da olması. Tabii burada şöyle bir husus var. Magyar’a takanlar da var. ‘’Bu gelen de zaten yakın zamana kadar onun yanında olan birisiydi. Çok da bir şey fark etmeyebilir’’ gibi bir şey söyleniliyor. Ama onun sadece kendi oyuyla gelmediği ortada. Yani Orbán’dan bıkmış kim varsa, Magyar’a oy vermiş. Benim anladığım o. Diğer üçüncü, dördüncü partilerin aldıkları oylar çok düşük. Sonuçta iki partili bir yarış olmuş. Buradan hareketle, Türkiye de buradan ders çıkarabilir. Ama bugün çok fazla izlediğim Meclisteki Grup konuşmalarında, tabii ki Devlet Bahçeli bu konuya girmedi. Ama ne DEM Parti'de Tülay Hatimoğulları ne de Özgür Özel bu konuyu çok fazla taşıdı. Özgür Özel'in konuşmasında otoriterlikten demokrasiye geçiş gibi göndermeler vardı, ama insanlar şöyle düşünüyor olabilir: ‘’Onlar Macaristan, Avrupa Birliği'nin parçası.’’ Mesela şimdi Türkiye'de Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir iddiası var ve ‘’Cumhuriyet Halk Partisi için yine operasyonlar, yine mutlak butlan vesaire, her an her şey olabilir. Ama Macaristan’da bir Avrupa Birliği şemsiyesi ya da koruması vardı’’ gibi değerlendiriliyor. Sen ne dersin?
Kadri Gürsel: Senin bıraktığın noktadan başlayayım. Şöyle bir denklem kuruyorum kafamda ve en basite indirgenmiş hâliyle özetleyebilirim bunu. Fi tarihinde, ben de dâhil olmak üzere birçok gözlemci, gazeteci, yorumcu, analist, Avrupa Birliği'nin, otoriterleşmenin karşısında bir çıpa oluşturduğunu, yani ülkelerin otoriterleşmesini frenleyen, onu durduran bir demokrasi ve hukuk çıpası oluşturduğunu ve ülkeleri, demokrasi ve hukuk ekseninde tutan bir güç olduğunu düşünürdük. Ta ki Orban tecrübesine kadar. Orbán Macaristan'da 16 yıl iktidarda kaldı. Tabii bu çok uzun bir süre. Orbán tecrübesi bize, ülkelerin demokrasiden sapıp otoriterizme kaymasını önlemekte Avrupa Birliği çerçevesinin, korsesinin diyelim yahut da vesayetinin -bunları olumlu anlamda kullanıyorum-, çok da yeterli olmadığını gösterdi. Yani Avrupa Birliği’ne güvenmek, ‘’Nasılsa bir ülke Avrupa Birliği üyesidir; dolayısıyla, Avrupa Birliği üyesi olmak demokrasiden otoriterizme meyletmenin önünde zaten bir engeldir; bu dış dinamik, o ülkenin içindeki otoriter dinamikleri baskılar ve engeller’’ diye düşünmekten alıkoyar hâle getirdi bizi. “Orada yanılmışız” dedik kendimize. Şimdi bir gerçeklik denetimi yapmak lazım. “Orada yanılmışız” derken, günün sonunda, evet, Avrupa Birliği'nin böyle bir gücü, böyle bir kapasitesi yokmuş demek ki.
Ama şimdi Avrupa Birliği'nin bir kapasitesinin olduğu, bir gücünün olduğu ortaya çıkıyor. Şöyle değerlendirmek lazım: Mesela Orbán'ı ve Orbán'ın Macaristan’ını alıp Avrupa Birliği sınırları dışına taşısaydık, Macaristan'da seçim olur muydu? Olurdu belki. Yine bu 2026’daki seçim olurdu, ama bu yeni Başbakan Péter Magyar muhtemelen hapiste olurdu. Hapiste yine çok sayıda gazeteci olurdu. Çok sayıda gazeteci sürgüne yollanmış olurdu ve hapiste daha pek çok siyasetçi olurdu. Bazı siyasetçiler, Rusya'daki örneklerinde olduğu gibi, şüpheli şekilde ölü bulunurlardı. Ama Macaristan'daki otoriterleşme süreci, özellikle iki konuda bir engelle karşılaştı ve daha ileri gidemedi. Nedir onlar? Bir, seçimlerde, mevcut otoriter iktidarı tehdit edecek ve tehdit eden siyasetçilerin gayri hukuki yollardan diskalifiye edilmesi; yargı marifetiyle, yargının bir silah olarak kullanılması marifetiyle hapse atılmaları, siyaseten yasaklanmaları gibi. İkinci konu da, araştırdığın zaman, Macaristan'da hapisteki gazeteciler gibi bir vakanın olmadığını görüyoruz. Bu iki konu önemli. Yani bu noktaya kadar, Macaristan'daki otoriter iktidar, otokrat Viktor Orbán yapabileceğini yaptı aslında. Neydi onlar? Orbán’dan çok daha önce Türkiye'de yapılan şeyler.
Bu arada, bir dipnot düşeyim. Aslında bir dipnot değil, bana göre önemli bir saptama. Demokrasiden otoriterliğe geçişte izlenen yol ve yöntemler hususunda bunun el kitapçığını yazan ülke Türkiye'dir. Dünyada bu, ilk önce Türkiye'de yapıldı; Soğuk Savaş sonrasının dünyasında. Öncesini bırakalım. 2000'lerin başından itibaren. Bu ilk önce Türkiye'de ortaya çıktı. Ama Türkiye'de nasıl ortaya çıktı? Özetle, yargının siyasallaşması ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını tamamen yitirmesi, iktidarın emrine girmesi, iktidar tarafından bir araç olarak kullanılması. İki, medya bağımsızlığının, özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırılması, medyanın yine iktidarın kontrolü altına girmesi. Üç, kamu kaynaklarının ahbap-çavuş kapitalistlere transfer edilir hâle gelmesi, ihale süreçlerinin şeffaflığını yitirmesi vesaire. Bütün bu süreçlere başkaları da eklenebilir elbette, ama Türkiye'de yapılan tam da buydu. Avrupa ve genel olarak Batı, Gezi’ye kadar bunu görmezden geldi. Gezi’de baktılar, ‘’Sandığımız gibi değilmiş’’ dediler ya da Türkiye'ye sandıkları imiş gibi davranma lüksünü, konforunu kendilerinde bulamadılar ve o oyundan vazgeçtiler; vazgeçmek zorunda bırakıldılar.
Demokrasiye karşı, yükselen sağ popülizmden gelen tehdit konusunda yayınlanan kitapların ve makalelerin, Batı’da Trump'ın yükselişi ve Başkan olmasıyla birlikte birdenbire arttığını görüyoruz. Ama aslında ben Trump'ın da, Viktor Orbán'ın da, diğer bütün otoriterlik heveskârı sağ siyasetçilerin de Türkiye'den çok şey öğrendiklerini, Türkiye'yi taklit ettiklerini, Türkiye'yi bir rol model olarak aldıklarını görüyorum, izliyorum. Bu, rastlantı olamaz diyorum. Çünkü birebir aynı şeyleri yapıyorlar. Türkiye'de daha önce denenmiş ve ‘‘başarılı olmuş’’ pratikleri kopyalıyorlar. Özellikle siyaset ve medya ilişkileri açısından. Zaten otoriterlik, demokrasinin dejenerasyonu ve otoriterleşmesi, siyaset-medya ilişkilerinde otoriterleşme ve medyanın, doğrudan siyasetin tahakkümü altına girmesi, medyanın el değiştirmesi, medya sahipliğinin iktidara yakın kapitalistler tarafından üstlenilmesi ile başladığını biliyoruz. Türkiye'de de böyle oldu.
Ama Türkiye ile Macaristan arasında bir fark var. O da, Macaristan’ın Avrupa Birliği üyesi olması. Macaristan, Avrupa Birliği ekosisteminin bir parçası ve bu ekosistemden öyle kolay ayrılma lüksü yok. Ve bu ekosistem, Macaristan'ı bir noktada, bir aşamada tutuyor. Türkiye'de, ‘‘Kazanamayacağı seçimi yaptırmaz, kaybetse de iktidarı vermez’’ denilen o olumsuz öngörülerin hiçbirisi Macaristan'da gerçekleşmiyor. Orbán 16 yıl boyunca Avrupa Birliği'nin ayakkabısındaki çakıl taşıydı. Putin'in hizmetkârıydı. Putin'in beşinci kolu da demeyeceğim, Avrupa Birliği içindeki açık adamıydı. Mesela Ukrayna'ya 90 milyar euro tutarındaki yardımı bloke ediyordu. Ukrayna'nın da baş ağrısıydı. Rusya'nın aleyhine olabilecek pek çok şeyi, veto gücüne sahip olduğu her platformda veto ediyordu. Tabii Avrupa Birliği’nin ekosistemi içinde Macaristan'ın buna entegre olması, bu tür yollara tevessül etmesi hâlinde, muhalifleri tutuklatmak, içeri atmak, gazetecileri onar onar içeri doldurmak... Türkiye'de hapisteki gazeteci sayısı bir ara 120'ye çıkmıştı. Bu seviyelere getiremedi Orbán. Seçimlerde, özgür olmayan, ama âdilliği de tartışmalı olan yolu izledi. Şöyle özgür değildi: Muhalefetin kamu kaynaklarına erişimi yoktu veya çok kısıtlanmıştı. Medyaya erişimi çok kısıtlanmıştı. O zaman Macaristan'da ana akım diye tabir edilen medyanın %80'ini Orbán denetliyordu. Medyayı ele geçirmişti açıkçası. Muhalefet, seçimlere eşitsiz oyun sahasında giriyordu.
Zaten bu eşitsiz oyun sahası, seçimli otoriter rejimdeki seçim usulüdür. Ben aradaki farkı da göstermek açısından hep futboldan örnek veriyorum. Seçimli otoriter rejimlerde eşitsiz oyun sahası şöyle kuruluyor: İktidar-Spor’un sahasının meyli daha yüksek. Top Muhalefet-Spor'un sahasına doğru eğimle gidiyor. Muhalefet-Spor'un kalesi daha büyük, ötekisinin kalesi daha küçük. Hakemler taraflı, yayıncı kuruluş taraflı; İktidar-Spor’dan yana. Ama yine de Muhalefet-Spor gol atabilir İktidar-Spor’a. Burada bizim Macaristan’dan ayrıldığımız nokta, Türkiye'de iktidarın, Muhalefet-Spor’un oyuncularına da müdahale etmeye, ‘’Sen oynayamazsın, sen git bakayım’’ demeye başlaması. Yani kırmızı kart göstermenin ötesinde, onları oyuna dahi sokmamaya başladı. İşte bunu yapamadı Orbán, orada durdu. Oyunculara müdahale edemedi. Oyuncuları diskalifiye etmekte güçsüz kaldı. Demek ki güç ekseninden baktığımız zaman, yeterince güçlü bir lider değilmiş Orbán. Ama şu an itibariyle de yargıyı hâlâ elinde tutuyor. Yargının kilit mevkileri, Orbán, Fidesz yanlılarından oluşuyor. Yine medya onların elinde. Bu değişebilir mi? Değişir. Yani devlet tek başına yargı demek değil. Ne yönde devam edeceğini göreceğiz.
Önemli bir nokta daha var: Bu sağ popülist hareketler, elit karşıtı hareketler olarak çıkıyorlar. Yani kurulu düzene karşı ve dolayısıyla da o karşılık, ezildiklerini ve dışlandıklarını düşünen, hak ettiklerini, alamadıklarını düşünen sınıfları cezbedebiliyor. Ama uzun süre iktidarda kaldıkları zaman, bir nokta geliyor, bunlar kendi elitlerini yaratıyorlar. Yolsuzluğu artık tavana vurduruyorlar. Macaristan'da yolsuzluk çok ciddi bir faktör olarak seçim sonuçlarını etkiledi muhalefetten yana. Çok ciddi yolsuzluklar var. Otoriter rejimlerin aynı zamanda yolsuzluğun yaygınlaştığı ve tavan yaptığı rejimler olması kaçınılmaz. İşte, muhalefetin becerisi burada ortaya çıkıyor. Yolsuzluklarla yoksulluk arasındaki neden-sonuç ilişkisini doğru tespit edebilmekte, doğru tespit edip aktarmakta, anlatmakta başarılı olabiliyorlar mı? Bence Péter Magyar'ın hareketi ve Tisza Partisi burada başarılı oldu. Tisza, Macaristan'ın çok geniş bir alanından geçen, Macaristan'ın yüzölçümünü büyük ölçüde kat eden bir nehrin adı. Yani herkesi ortaklaştıran bir şey; böyle bir sembol isim. Bir nehir adının bir siyasi partiye verildiğini görüyoruz. Bu da bence başarılı bir buluş, güzel bir tercih. Varsa böyle bir şey, kullanmakta zekice davranmışlar. Otoriter rejimlerde yolsuzluk faktörü, bir noktadan sonra kendi yolsuz elitlerini, kendi oligarklarını yarattığı için, gelir dağılımındaki adaletsizlik artık bir uçurum meydana getirmeye başladığında, yeni yoksunlar, yeni yoksullar ve bu otoriter rejim yüzünden de hayâl kırıklığına uğrayan kesimler, ister istemez iktidara dönük tepkinin muhalefet saflarına kazanım olarak akmasını sağlıyorlar ve muhalefeti iktidara getiriyorlar; seçimlere müdahale edilmediği şartlarda, Avrupa Birliği çerçevesi içinde. Yolsuzluğa ‘’israf ‘’dediğiniz zaman bu olmuyor tabii. Yolsuzluğa israf dediğiniz zaman, israfla yoksulluk arasındaki ilişkiyi kuramıyorsunuz. Bu, zayıf kalıyor ve o tepkiyi siyasete kanalize edemiyorsunuz. Orada da yetersiz kalıyorsunuz, ama ondan sonra sizi asılsız yolsuzluk suçlamalarıyla suçlayıp içeri atabiliyorlar ve isnat edilen şeylere de yolsuzluk diyorlar. Yani oradan da kurtulamıyorsunuz. Bu da tabii acı bir tecrübe. Bir dipnot olarak düşeyim. Bu da iğneyi kendine batır misali.

Ruşen Çakır: Zaten Türkiye'deki en ilginç olay, yolsuzluğun bu kadar olduğu bir ülkede, iktidarın muhalefeti tasfiye etmek için yolsuzluk argümanını kullanması.
Kadri Gürsel: Evet. Yolsuzluğun kaynağı belli.

Ruşen Çakır: Biraz da şu ateşkesten bahsedelim. Ateşkes sürüyor galiba da…
Kadri Gürsel: Süresi var, 15 gün.

Ruşen Çakır: Müzakereler sürmüyor ama ateşkes sürüyor gibi. Olay bir anlamda Hürmüz Boğazı ve bir ölçüde nükleer, ama esas olarak Hürmüz Boğazına kilitlenmiş durumda. Açıkçası, ben Trump'tan her an yine bir çılgınlık bekliyorum. Müzakereler öncesinde söylediği, “Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek" lafına dönme ihtimali. Tabii ki müzakereler başlar başlamaz sonuç almaz, ama görüşmeler 21 saat sürdü ve sonra anlaşamadılar. Şu anda ateşkes fiilen var, ama İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarını gördük. İsrail bundan çok memnun değil ve şu hâlde, müzakerelerin durmuş olmasından da herhâlde memnundur. Tekrar savaş durumuna dönülebilir mi? Ne dersin?
Kadri Gürsel: Elbette, her şey olabilir. Amerika'da artık Trump'ın deliliği tartışılıyor. Yani ‘’yarı deli bir başkanın yönettiği bir ülke mi Amerika?’’ bu tartışılıyor. Bu tartışma da muhaliflerin, muhalefetin buradan yapılanlara bakıp iktidarı zayıflatmak, vurmak için manipüle ettikleri bir durum değil. Gerçekten şunu yapan bir adam Trump: Bir veya iki gün içinde, kendisini şifacı İsa gibi resmeden bir görseli yapay zekâya ürettirip, bunu kendi sosyal medyasından paylaşan birisi. Burada Mesihimsi bir iddia var; şifacılık iddiası var. İyileştirici ve göklerden görev almış. Göklerden verilen bir güç var Trump'a. Bu çılgınca bir şey. Bu iddia gerçekten bir delilik hâli aslında. İkincisi, Papa’yla dalaştı. Yani Papa bunu eleştirdiği için, Papa'yı işin içine çekmeye başladı. Üçüncüsü de, tuttu, “Hürmüz Boğazı’nı açın” dedi, ki 28 Şubat'a kadar açıktı Hürmüz Boğazı. Yani İsrail'in iteklemesi demeyeceğim, ama ikna etmesiyle Amerika saldırmasaydı, Hürmüz Boğazı açıktı. Trump yarın öbür gün, ‘’Netanyahu beni kandırdı’’ da diyebilir. Şimdi “Hürmüz Boğazı açılsın” dedikten sonra Hürmüz Boğazı’nda tam abluka başlatması da ayrı bir çılgınlık. Çünkü bu doğrudan Çin'le Amerika'yı karşı karşıya getirebilecek bir durum ve Çin isterse askerî bir tırmanmaya neden olabilir. Çin’in Cibuti'de deniz üssü var. O üs boşuna orada değil. Tabii ki Çin’in ticaret yollarını korumak için kurmuş olduğu bir deniz üssü. Çin de pekâlâ Çin’e petrol taşıyan tankerlere, Çin tankerlerine eskortluk yapmaya başlayabilir. Kendi donanmasını buna sevk edebilir. O zaman ne olacak? Gel de çıkışın içinden.
Bunlar nasıl böyle hesaplanmadan atılan adımlardır, gerçekten inanılır gibi değil. Bu kriz sürebilir tabii, ama Trump yolunu tamamen şaşırmış görünüyor ve “Bu gece bir uygarlık tamamen yok olacak” derken, orada da böyle Mesihimsi bir sanrı içinde hareket ettiğini düşündüğünü söylüyorum. Bunu rasyonalize etmenin hiçbir anlamı yok. “Muarızını, hasmını korkutmak için deli numarası yap. Elinde ne kadar büyük bir güç var, çılgınmış, deliymiş gibi göster kendini ki senden korksunlar. Trump da bunu yapıyormuş” diyenler var Amerika'da. Ben hiç zannetmiyorum böyle bir şey olduğunu. Amerikalı seçmenler narsistik bir sosyopatı başkan seçtiler. Ve şimdi bu narsistik, sosyopat başkan, tuhaf sanrıların esiri olmuş; gerçekten bütün dünyanın yüreğini ağzına getiren şeyler yapıyor. Burada ‘’bir uygarlığı tamamen ortadan kaldırmak’’ söylemi, Huntington’cu bir söylem aslında. Uygarlıklar çatışmasına gönderme yapıyor ve Hristiyan milliyetçisi bir söylem bu. Bu, korkutucu bir şey ve şunu hatırlayalım: Dünyaya Amerikan refleksi, Amerikan kafa yapısının içine girerek baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı'nda çok korkutucu bir örneği var bunun. Amerika, Pasifik Okyanusunda 21 kilometrekarelik küçük bir ada olan Iwo Jima'yı, sahip olduğu uçak pisti nedeniyle ağır bombardıman uçaklarının Japonya'ya doğrudan kolayca erişebilmesini sağlayan uzaklıktaki bu küçük adayı alabilmek için 27 bin zayiat verdi. Bunun 10 binine yakını da ölü. Sonra dediler ki: “Biz Iwo Jima'yı almak için bu kadar zayiat verdik. 27 bin askerimizi burada feda ettik. Şimdi Japon anakarasına çıkıp savaşarak Tokyo'yu almaya kalksak herhâlde yarım milyon, 1 milyon kayıp vereceğiz. En iyisi biz bunları bombalayalım.” Bomba da nükleer bomba tabii. “Biz bunları bombalayalım.”
Açıkçası ben korkuyorum, çekiniyorum. İran’la bu kriz böyle devam ederse, savaş demiyorum, ama kriz devam ederse, İran nükleer silah seçeneğine başvurabilir. İş bu noktaya kadar gidebilir; bu ihtimal var. Bu tüyler ürpertici bir şey. Aynı zamanda İsrail’de var. İsrail de nükleer silahlı bir ülke ve İsrail bu savaşın sürmesini istiyor. Çünkü İsrail de şunu görüyor. Ne İran'ın elindeki %60 seviyesinde zenginleştirilmiş 440 kilo uranyumu bulabildiler, ne imha edebildiler, ne de İran'dan bir kapitülasyon elde edebildiler. Yani İran ‘’Nükleer programımıza asla ve kat’a devam etmeyeceğiz, el aman’’ demedi; teslim olmadı. Kayıtsız şartsız teslim olması bekleniyordu. Rejim değişikliği de olmadı. İsrail burada, zamanın aslında kendi aleyhine cereyan ettiğini görüyor ve bence çok çekiniyor. 1973 Yom Kippur Savaşı sırasında Amerika, İsrail'den yana devreye girdi ve o dönemde İsrail’e bir hava köprüsüyle çok ciddi, büyük bir silah transferi yaptı. Çünkü İsrail Arap orduları karşısında gerçekten çok zor durumdaydı ve Golda Meir nükleer opsiyonu düşünmeye başlamıştı. Amerika, İsrail’in nükleer silah kullanmasını istemiyordu. Nükleer silahları olduğunu biliyordu; 68'de sahip oldular. Öyle biliniyor tarih.
Bunları niye anlatıyorum? Gerçekten tehlikeli bir noktaya doğru gidiyor bu iş. Gidebilir, bu ihtimal var. O açıdan da bir an önce bunun sonuçlanması, çözülmesi lazım diye düşünüyorum. Ama bu nasıl olacak, o da belli değil. Çok fazla, ‘Mesihimsi’ diye laflar ediyorum; çünkü daha önce bir programımızda da söylediğim gibi, güçlerin birisi büyük krallığın, yani İsrail Krallığı’nın kurulmasından söz ediyor. Ötekisi bir uygarlığı yok etmekten söz edip, kendisini şifacı olarak resmediyor. Göklerden güç aldıklarını iddia ediyorlar. Diğeri de fanatik mollalar tarafından yönetilen bir ülke. Kimisi 12. İmam’ın gelmesini, kimisi de Mesih'in gelmesini bekliyor. Armageddonvari, son büyük savaş, kutsal savaş. Yani zor iş gerçekten. Öyle gözüküyor ki Trump, Amerika Birleşik Devletleri'ne telafisi mümkün olmayan bir zarar verdi, veriyor. Netanyahu da Gazze'de, Lübnan'da yaptıklarıyla ve bu savaşı kışkırtmasıyla İsrail'e zarar veriyor.
Bir cümlede bunu şöyle özetleyeyim: Avrupa'nın, Holocaust'a bir bütün olarak, sadece Almanya değil, ama bir bütün olarak Nazi Almanya'sının işbirlikçiliğini yaparak oynamış olduğu rolden duyduğu derin tarihsel utanç ve suçluluk duygusu, İsrail'in, Netanyahu'nun liderliğinde düzenlediği soykırımlar, soykırımcı politikalar sayesinde ortadan kalkmak üzere. Bu da aslında manevi anlamda köleleştirdiği Avrupa'nın, bu kölelikten kurtuluyor olması anlamına geliyor. Ve öyle görünüyor ki, Amerikan eliti, Trump'tan sonra da İsrail'in iradesine râm olma hâlini sorgulayacak. Hatta şimdiden başladı bu sorgulama. Çünkü en son bu savaşta da görüldüğü gibi, bu gerçekten Amerika Birleşik Devletleri'ne onulmaz ve telafisi imkânsız bir zarar verdi. Daha da büyüyecek bu zarar. Evet, burada noktalıyorum.

Ruşen Çakır: Kadri çok teşekkürler. ‘Hafta Başı’nı burada noktalayalım. İzleyicilerimize de çok teşekkür ederim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
24.04.2026 Çözüm sürecini Erdoğan mı tıkıyor?
22.04.2026 Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz?
21.04.2026 CHP “darbe mekaniği”ne karşı ne yapabilir?
20.04.2026 İsrail ve destekçileri Türkiye’yi hedef göstermeye devam ediyor
19.04.2026 Mansur Yavaş’ın “topluca bir karar almamız gerekiyor” çağrısının anlam ve önemi
18.04.2026 Gülistan, Rojin, Rabia, Nadira, Burak ve diğerleri
17.04.2026 Okul saldırıları: Tabii ki siyasi
16.04.2026 Kindar nesil
16.04.2026 Orhan Miroğlu “Posta Kutusu 213 Diyarbakır” belgeselini anlatıyor
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı